Bir Anadolu Kadını; Zekiye Ana

Zekiye Ana bizim Karalıgil Mahallesinin, yaşlı bahtsız, anasıdır. Genç yaşta sol ayağından sakatlanıp, topal kalmıştı. Bastonsuz, adım atamıyordu. Çok geçmeden eniştesi “çocuğu olmıy “ diyerek kızının üzerine kuma getirdi. Zekiye Ana onu eve davet etti. O, kusurun kendinde olduğunu söylüyor, kocasına toz kondurmuyordu. Fakat bir yıl geçtiği halde ikinci eş de gebe kalmayınca doktora başvurdular. Doktor eksikliğin kocada bulunduğunu söyleyince inanamamış,  kusur olsa olsa eksik etek kadın da olur hiç erkekte olur mu diye etrafına dert yanmıştı.

Oğlu Şiran da PTT de memur olarak çalışıyor, anasına çok iyi bakabiliyor,  mevsiminde çok sevdiği kayısı eve sepetler dolusu getiriliyordu. Çünkü devlet, ilan ettiği Cumhuriyeti ayakta tutacak devrimlerin korunarak kökleşmesi için memur ve subayına iyi maaş veriyor,  feodal düzeni temelden değiştirecek toprak reformunu yapmıyordu.

Mustafa Kemal'in önderliğinde Yunanı denize döken şimdi ise yoksulluktan bunalıp gasp ve hırsızlığa kitleler, halinde başvuran köylüyü, jandarma, karakollarda, falakaya yatırarak anasını ağlatıyordu. Oğlu, aniden hastalanıp hastaneye yattı. Zekiye Ana dizüstü yere çöküp ellerini iki yana açarak;

        “ Allah’ım benim canımı al, onu çocuklarına bağışla! “ diye yalvarmaya başladı. İki kız, bir erkek torunu vardı. Oğlu çok yatmadı. Hastaneden ölüsü çıktı. Bastıran üç felaketle nefesi kesilen Zekiye ana isyan etti:

        “ Ben ne yaptım, suçum günahım neydi?”

          Evin geçimi genç gelinin omzuna binmiş, tohum saçıyor, tarla sürüyor, çapa yapıyor buğday ve mısıra su veriyor,  biçip harmana getiriyor, düvenle sapı eziyor,   samandan buğdayı ayırıyor, yıkayıp kurutuyor,  değirmende un yaptırarak ambara akıtıyordu. Ancak çocuklarıyla  kar bastırdıktan sonra gereği gibi ilgilenebiliyordu.

          Zekiye Ana, yaşlıydı, üretime bir katısı yoktu. Gelinle iyi geçinmek zorundaydı. onun eline bakıyordu., ancak  çocukları göz önünde dövüp ağlattığı zaman  kabararak gelen öfkesini içine gömüp kendini Aslan Dayının samanlığının toprak damına atıyor,  açık arazide hayvanlarıyla tarlasının kenarına yaklaşan kim olursa olsun ;

         “ Gelme tarlamın yanına uzak git! “ diye bağırıyordu.

          Tarlasına hayvan girdiği an sanki bir yerine bıçak sokmuşlar gibi çığlıklar atarak en ağır hakaret ve küfürleri arka arkaya sıralamaktan çekinmezdi. İşte o an halk anlardı ki gelin evde çocuk dövdü, Zekiye Ana, öfkesini bir şekilde kusuyordu.

           Torunu Yaşar’ı, küçükken kucağına alır kapı eşiğine oturur gelip geçeni seyrederdi. Bir perşembe günü köyün en zengini, yakın komşusu Şiran Halk Pazarından döndü, evden fırlayan gelinleri, sepetler dolusu kiraz ve kayısı eve taşırlarken torunun başını okşayan Zekiye Ana ile Yaşar arasında şu konuşma geçti:

        “ Benim oğlim büyücek”

          Yaşar :  “Hee nine”

        “ Gurbetlere gidecek “

        “ Hee nine! “

         “Paralar kazanacak

        “ Kazanacağım ya nine!”

         “Bana gönderecek !”

         “Göndereceğim nine! “

        “ Ben de sepetler dolusu kayısı alıp yiyeceğim , “

       “ Yiyeceksin ninem !“

Bir gün evin önünde dikiliyor, etrafıma bakınırken birden gözlerimin gördüğüne inanamadım Bir çift öküz buğday ekinine resmen girmiş yiyor, sahibi sanki Zekiye anaya nispet öküzlerin yanı başında dikiliyor, kılını oynatmıyordu. Zekiyi Ana da ise, tık ses yok, hâlbuki çığlıkları şimdiye kadar köyün içini doldururdu.

           Koşup başucuna dikildim.

          “Ana bak senin buğdayını yediriyor”

           Yavaş yavaş kafasını kaldırdı, iyice çukura kaçmış, gözleri nemliydi.

           Buruşuk yüzü ıslaktı. “ Benim telaşım o mu” diye inledi.

         “ Ne oldu?”

         “ Gittiiii, gittiiii“

          “Kim ?”

          “Kim olacak o Kara Yaşar “

           Torunu Yaşar, İstanbul gidenlerin arasına katılarak, çalışmaya gitmiş. Yaşar on yedi yaşında kara yağız bir çocuktu. Aradan üç ay geçti, . Evin eşiğinde oturuyordu. Beni görünce bağırdı: Hele gel hele gel kurban olduğum hele gel! Ayaklarının altına kurban olirim senin!”

           Yaklaştım. Koynundan bir zarf çıkardı. Yaşar’dan mektup gelmiş.  Mektup “Kıymetli Nineciğime “ diye başlıyor,  çalıştı işi, kazancını, günlük yaşamını anlatıyor, mektubun sonuna yaklaşırken annesine hitaben; “Para gönderdim,  Nineme bir sepet dolusu kayısı alacaksın doyasıya yesin” diyordu.

            Bu satırı okumamla birlikte Zekiye Ana hıçkırıklara boğuldu: “Benim de bir sahibim varmış “ diyerek gözyaşlarını yağmur gibi döküyordu. Sonra bu mektubu bana üç kez daha okuttu. Her seferinde sanki yeni okuyormuşum gibi seviniyor, mutlu oluyor, gözleri genç bir kızınki gibi parlıyordu. Ben de “Hep aynı şeyi okuyorum “ demedim ve onun sevincine ortak oldum. Bu ara elime bir tas kayısı tutuşturarak beni ödüllendirdi.

            Kütahya Emet’te madende iş bulup çalışmaya başlayan babam okutmak için beni yanına istedi. Köyden ayrıldığım sonbahardan sonra gelen kışta bir sabah yatağının içinde ölü bulmuşlar. Sanki ölmemiş de soğumaya yüz tutmuş dudaklarında sönmeyen bir gülümsemeyle beşikteki bebeler gibi uyuyormuş. Işıklar içinde yatsın.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Av. Kamil Gündüz - Mesaj Gönder

# yıl, yeni

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gümüşkoza Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gümüşkoza Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gümüşkoza Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gümüşkoza Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Ak Parti Aday Adaylarından Hangisini Gümüşhane Belediye Başkanı Olarak Görmek İstersiniz?